20 Mayıs 2013 Pazartesi

XVIII. YÜZYIL DÜNYA EDEBİYATI


GOETHEJohann Wolfgang von Goethe (28 Ağustos 1749, Frankfurt – 22 Mart 1832, Weimar),Alman hezarfen; edebiyatçı , politikacı , ressam ve doğabilimci. Aynı zamanda çeşitli doğa bilimleri alanlarında araştırmalar yapmış ve yayınlar çıkarmıştır. 1776 yılından itibaren, Weimar dukalığının bakanı olarak çeşitli idari ve siyasi görevlerde bulunmuştur.
Goethe, şiir, drama, hikâye (düzyazı ve dörtlük şeklinde), otobiyografik, estetik, sanat ve edebiyat teorisi, ayrıca doğa bilimleri olmak üzere birçok esere imza atmıştır. Bununla birlikte, zengin bir içeriğe sahip olan mektup çeşidi, önemli edebi eserlerindendir. ‘Fırtına ve Coşku’ (Sturm und Drang) döneminin en önemli öncüsü ve temsilcisi olmuştur. 1774 yılında ‘Genç Werther’in Acıları’ adlı eseri ile bütün Avrupa’da ün yapmıştır. Daha sonra, 1790 yılından itibaren, Friedrich Schiller ile birlikte ortak ve dönüşümlü bir şekilde, içeriksel ve biçimsel olarak, Antik kültür anlayışı üzerinde yoğunlaşarak, Weimar Klasik’in en önemli temsilcisi olmuştur. Goethe, aynı zamanda, yurtdışında da Alman edebiyatı’nın temsilcisi olarak kabul edilmiştir.
Değeri, ölümünden sonra azalmaya başladığı sıralarda, Goethe, 1871 yılından itibaren, Alman ulusal kimliğiyle, Alman Kraliyet’inde taçlandırılmıştır. Sadece eserlerine yönelik değil, aynı zamanda örnek alınacak yaşantısına yönelik de bir hayranlık oluşmuştur. Goethe, bugüne kadar, en önemli Alman edebiyatçı olarak kabul edilmiş, eserleri ise dünya edebiyatı zirvesinde yerini almıştır

XVIII. YÜZYIL TÜRK EDEBİYATI


Türk edebiyatı, 18. yüzyılda da gelişimini sürdürmüş, gerek nazım gerekse düz yazıda büyük sanatçılar yetiştirmiştir. Ancak, bu yüzyılın edebi gelişmelerine asıl damgasını vuran, "mahallileşme cereyanı" denilen yerlileşme olayıdır. Önceki yüzyıllarda güçsüz şairlerin çabalarında kendini gösteren Türkçeye dönüş istekleri, bu dönemde güçlü şairlerin katılmasıyla bir Yerlileşme Akımı'na dönüşebilmiştir. Lâle Devri (1718–1730)'nin zevk ve eğlence dünyasından edebiyata yansıyan yaşantılar da bu gelişmeyi hızlandır-mıştır. Böylece bir yandan Âşık edebiyatı, öte yandan İstanbul ağzı ve halk zevki, Divan edebiyatımız üzerinde etkili olmuş, ona daha ulusal bir çehre kazandırmıştır.
Divan edebiyatımız, bu dönemde iki büyük şair yetiştirmiştir. Bunlardan Nedim (öl. 1730) Yerlileşme akımının en önemli temsilcisi olmuştur. Kendine özgü bir söyleyiş tarzı yaratan Şeyh Gâlip ( öl. 1799) ise "Sebk-i Hindî" tarzının bu dönemdeki en önemli temsilcisi olmuştur. Koca Ragıp Paşa (öl. 1765), Nahifî (öl.1778), Fıtnat Hanım (öl.1780), Sümbülzâde Vehbî (öl. 1809) ve Enderunlu Fâzıl (öl. 1810) da bu yüzyılın önemli şairlerindendir.
Nesirde ise tarih türünde Raşit, Çelebizade Âsım, Silahdar Mehmet Ağa; tezkirecilikte ise Safai, Salim Efendi ve İsmail Beliğ Efendi sayılabilir. Sefaretname türünde ise Yirmisekiz Mehmet Çelebi (öl. 1724)’in Fransa Sefaretnamesi önemlidir.
Halk edebiyatına gelince; dinî-tasavvufî konuları işleyen  şairlerin başında Pendnâme yazarı Diyarbakırlı Ahmet Mürşidî ile Marifetnâme şairi  Erzurumlu İbrahim Hakkı adları anılabilir.  Âşık tarzında ise  Âşık Ravzî, Âşık Mustafa, Âşık Kâmil, Âşık Nurisayılabilir.

A)GENEL ÖZELLİKLERİ
-18. yy Türk edebiyatında Yerlileşme akımı belirleyici olmuştur. 
-Divan edebiyatının temsilcileri Âşık edebiyatından ve halk zevkinden etkilenmiştir. 
-Halk edebiyatı deyim ve söyleyişleri şiire girmiş, şiir dili kısmen sadeleşmiştir. 
-Özellikle Lâle Devri’nde sosyal yaşayış edebiyata yansımıştır.
-Sefâretnâmeler, düzyazı edebiyatımıza yeni bir çeşni getirmiştir. 
-Âşık edebiyatının gelişmesi, önceki yüzyıldaki kadar parlak olmamıştır. 
-Edebiyatımız, Batı edebiyatından etkilenmeye başlamıştır

B)MANZUM ESERLER
1.NEDİM
18. yüzyıl'da yaşamıştır. Asıl adı Ahmed olan Nedim İstanbul'da yaklaşık 1680'de doğdu. Babası Mehmed EfendiSultan İbrahim'in iktidarı esnasında kazasker görevinde bulundu. Küçük yaşlarda medrese eğitimi alan Nedîm burada Arapça ve Farsça öğrendi. Daha sonrafıkıh eğitimi aldı.

GAZEL
Mest-i nâzım kim büyüttü böyle bîperva seni
Kim yetiştirdi bu gûne servden bâlâ seni.

Bûydan hoş, rengden pâkîzedir nâzik tenin
Beslemiş koynunda gûyâ kim, gül-i ra'nâ seni.

Güllü dîbâ giydin ammâ korkarım âzâr eder
Nâzenînim sâye-i hâr-ı gül-i dîbâ seni.

Bir elinde gül, bir elde câm geldin sâkıyâ
Kangısın alsam, gülü, yâhut ki câmı, yâ seni?

Sandım olmuş ceste bir fevvâre-i âb-ı hayât
Böyle gösterdi bana ol kadd-i müstesnâ seni.

Ben dedikçe böyle kim kıldı Nedîm'i nâtüvân
Gösterir engüşt ile meclisteki mînâ seni

2.ŞEYH GALİP
Esed ve Galip mahlaslarıyla yazdığı şiirlerini toplayarak 24 yaşında iken divanını meydana getirdi (1780). Şeyh Galip, hiç kuşkusuz Nedim'den sonraki dönemin en önemli şairlerindendir.Sembolizm benzeri bir tarzın Türk edebiyatındaki öncüsü olmuş, birçok buluşu ve yarattığı mazmunlarla Divan Edebiyatı'nın gelişmesinde büyük bir rol oynamış olmasına rağmen divan şiirinin geleneklerinden de kopmamıştır. Bugün Şeyh Galip'in şiirleri gösterdiği harika sembolizm ve betimlemelerle özellikle Batıda fazlasıyla beğeni toplamaktadır. Şeyh Galip'in eserlerinin en önemli yönlerinden birisi de tasavvufi temellere sahip olmasıdır. Şeyh Galip tasavvuf edebiyatı açısından çok önemli bir isimdir.

                                                         HÜSN-Ü AŞK
Benî Muhabbet (sevgi oğulları) adındaki Arap kabilesi içinde kabile büyüklerinden birinin bir oğlu; bir başkasının da bir kızı olur. Oğlana Aşk, kıza da Hüsn adını verirler. Kabilenin nişanladıkları bu gençler, Edeb denen okulda Munlâ-yı Cünûn adındaki hocadan ders okudukları sırada birbirlerine âşık olurlar. Bazen içinde Feyz havuzu bulunan Ma'nâ gezinti yerinde buluşmaktadırlar. Buranın mihmandarı olan Suhan bilgili ve yol gösteren bir ihtiyardır. Kabilede Hayret adlı biri, iki sevgilinin bir arada bulunmasına engel olunca birbirinden ayrılan aşıklar Suhan vasıtasıyla mektuplaşırlar. Aşk'ın Gayret adlı bir lalası, Hüsn'ün de İsmet adlı bir dadısı vardır. Aşk, Gayret'in de yardımıyle Hüsn'ü istemeye gider.
 
Fakat, kabile büyükleri, Kalb ülkesine gidip oradaki kimyayı getirmedikçe Hüsn'ü vermeyeceklerini söylerler. O da bunun üzerine Gayret'le yola koyulur. Yolda içine düştükleri derin bir kuyuda karşılaştık- ları bir cadı bunları hapseder. Bu sırada Suhan yetişir ve kuyu dibinde İsm-i A'zam (Allanın en büyük adı) yazılı ipe sarılıp kurtulmalarını söyler. Buradan kurtulduktan sonra yollan Gam harabelerine uğrar. Kış mevsiminin hüküm sürdüğü burada bir cadı Aşk'a gönül verir. O, kabul etmeyince Aşk'ı çarmıha gerdiği sırada gene Suhan yetişir ve Aşk'a Hüsn'den bir kılıç ile bir at; Gayret'ede iki kanat getirir. Yolda gulyabânîlerle savaşırlar. Bu sırada Ateş denizine rastlarlar. Cinler, onun kıyısındaki mumdan gemilere binmelerini teklif ederlerse de kabul etmezler. Buradan kurtulup Çin ülkesine varırlar. O sırada bir dudukuşu şekline bürünen Suhan, Aşk'a, Çin padişahının Hüş-Rübâ adlı kızına kapılırsa Zâtu's- suver kalesine hapsedeceğini söylerse de o, Hüsn'e benzettiği Hüş-Rübâ'ya gönlünü kaptırır. (Aşk aldanmıştır. Huş-Ruba onu sarhoş etmiş kılıcını elinden almıştır ve maddî varlığı, insan benliğini temsil eden Zâtu's-Suver kalesine kapamıştır.) Gayretle burada mahbus kaldıkları sırada gene Suhan yetişir ve Aşk'a kaleyi ateşe vermesini söyler. O da böyle yaparak kurtulurlar. Nihayet, kutlu bir sabah vakti Suhan, bir hekim kılığında gelir ve Aşk'ı Kalb kalesine götürür orada Hüsn'ün sarayına ulaşırlar. O anda Hayret, İsmet, Munlâ-yı Cunûn ve diğerleri gelirler. Ma'nâ gezinti yeri de görünür, işte bu sırada Suhan, cadıyı öldürenin, yolları temizleyenin, hekim kılığına girenin hep kendisi olduğunu, Aşk'a yanlış yol tut- tuğunu ve Aşk'ın Hüsn; Hüsn'ün de Aşk'tan ibaret olduğunu, birliğe ikiliğin sığmadığını anlatır. Sonunda Hayret, Aşk'ı alıp Hüsn'e götürür ve gayp perdeleri (bilinmezlik, sır perdeleri) açılır. Aşk, Hüsn'ün kendisi olduğunu anlar. Yani, kendisi kendisine kavuşur.

Hüsn ü Aşk  tasavvufî sembolik bir hikâye olup tasavvufta seyr ü sülûk'u yani dervişlikte olgunluğa erişmek için takip edilen manevî yolculuğu anlatmaktadır. Lügatta seyr, yolculuk; sülük ta bir yola girme, bir tarikata bağlanma anlamına gelmektedir. Daha açık bir ifadeyle seyr ü sülük şudur : Tasavvufta Vahdet-i Vucûd inancına göre Mutlak Varlık telâkki edilen Tanrı'nın zâtî iktizâsı yani dileği zuhur etmektir (meydana çıkmak). Bu zuhur, onun kendisini bilmesidir. Tanrının zuhura olan bu meyli, kendinden kendine olan bir aşktır. Bu âlemin bir varlığı olan insan da insanlık suretine gelinceye kadar Tanrının sıfatlarını yüklenerek önce, bilgi âlemine oradan göklere, sonra su, hava, ateş ve toprak denen dört unsura, oradan cansızlar, bitkiler ve canlılar denen mevâlid âlemine geçmiş ve nihayet insanlık suretini kazanmıştır. Buna göre, zuhurun bir ucu Tanrı, öbür ucu insandır. İnsanın olgunluğa ermesi; aslı olan Tanrıya ulaşması için insanlığa gelinceye kadar maddeten ne kadar âlemden geçmişse; bu sefer manevî bir yolculukla insanlıktan Tanrı makamına yükselmesi, ulaşması gerekir, îşte seyr ü sülük budur.

Bu manevî yolculuğa çıkmayanlar tabiat âleminde kalırlar. Manevî yolculuk ise o yolları bilen birinin terbiyesine girmek; iradesini onun iradesine vermekle mümkündür. Tarikata giren bir kişi bağlandığı şeyhin bilgi, irade ve kontrolü altında yaradılışın sırrını ihrâk etmeye çalışır. Mânevî yolculuğa giren kişi, olgunluğa üç durakta, merhalede ulaşır. Birinci durakta bütün işlerin Tanrı işi olduğunu hayır, şer, iyi, kötü diye bir şey olmadığını; ikinci merhalede bütün sıfatların Tanrının tek sıfatı olduğunu; üçüncü merhalede Tanrı zuhurundan ibaret olan kâinatın Tanrıdan ayrı bir varlığı olmadığını anlar, idrak eder. Böylece, olgunlaşan insan, kâinatla Tanrıyı ayrı görmez; hiçbir şeyi inkâr etmemekle braber hiç bir şeye de bağlanmaz.

Manevî yolculuğa çıkan kişi yani sâlik bu devre içinde itiyadlarını, alışkanlıklarını terketmeye çalışır az yer, az içer, ibadet eder, zikirde bulunur, kendi nefsini daima kontrol altında tutar, tevekkülün, sabrın, kanâatin anlamlarını anlar. Bunlar, dayanılması müşkil olan şeylerdir. Fakat hakikatte birer imtihandır. Sûfîyi olgunluğa hazırlayan ana esaslara tahammül edemeyen kişi yan yolda kalmış demektir. Tasavvufî eserlerde bunlar, sâlikin karşısına çıkan engeller ve müşkiller olarak tanımlanmaktadır. Hüsn ü Aşk'ta Aşk, bütün engelleri aşmış, olgunluğa ulaşmış ve hakikati anlamıştır.

Bu bilgilerden de anlaşıldığına göre Hüsn ü Aşk'takı vak'alar ve şahıslar birer sembolden ibarettir. Hüsn sevilen'i yani mutlak güzelliği; Aşk seveni yani dervişi, manevî yolcuyu; Mekteb-i edeb (edeb okulu) dergâhı; Moll-yı Cunûn mürşidi; Suhan aracıyı, yardımcıyı; Gayret çabayı;  ismet dürüstlüğü, Kalb kalesi gönlü; yoldaki olaylar, felaketler ve gam harabeleri tahammülü; Hûş-Rübâ aklı çelen nefsi; Kalb kalesine yapılan yolculuk sâliktekî nefis mücadelesini ve tarîkatte çileyi temsil etmektedir.

3.ERZURUMLU İBRAHİM HAKKI
Erzurumlu İbrahim Hakkı, 18 Mayıs 1703 yılında Erzurum'a bağlı Hasankale'de dünyaya gelmiştir. Küçük yaşlarda annesini ve daha sonra babasını yitiren İbrahim Hakkı, bir süre amcasının yanında kalmış, bu süre içinde eğitimine devam etmiştir.1747 tarihinde İstanbul'a gelerek Sultan I. Mahmut ile görüşmüştür. Yeniden Erzurum'a dönen İbrahim Hakkı, sürekli olarak dinî ve bilimsel konularla ilgilenmiş ve 1780 yılında rahatsızlanarak aynı yılın 22 Haziran günü vefat etmiştir.
Manzum ve düz yazı toplam on beş eser yazmış olan İbrahim Hakkı'nın en önemli eserleri Divan ve Marifetname'dir.
                                         MUHAMMES

Hak şerleri hayr eyler
Zannetme ki gayr eyler
Ârif anı seyreyler
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler


Sen Hakka tevekkül kıl
Tefviz et ve rahat bul
Sabreyle ve râzı ol
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Kalbin O'na berk eyle
Tedbirini terk eyle
Takdirini derk eyle
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Hallâk-ı Rahim oldur
Rezzâk-ı Kerîm oldur
Fa'âl-i Hakîm oldur
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Bil Kadi-i hacâtı
Kıl ana münâcâtı
Terk eyle murâdâtı
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Bir işi murad etme
olduysa inad etmeHaktandir o reddetme
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Hakkın olacak işler
Bostur gam-u tesvişler
Ol hikmetini işler
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Hep işleri fâiktır
Birbirine lâyıktır
Neylerse muvafıktır
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Dilden gamı dûr eyle
Rabbinla huzûr eyle
Tefvîz-i umûr eyle
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Sen adli zulüm sanma
Teslim ol evde yanma
Sabret sakın usanma
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Deme şu niçin şöyle
Yerincedir o öyle
Bak sonuna sabreyle
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Hiç kimseye hor bakma
İncitme gönül yakma
Sen nefsine yan çikma
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Mü'min işi reng olmaz
Âkıl huyu ceng olmaz
Ârif dili teng olmaz
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Hoş sabr-i cemîlimdir
Takdîr kefilimdir
Allah ki vekilimdir
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Her dilde anın adı
Her cânda anın yâdı
Her kuladır imdâdı
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Naçar kalacak yerde
Negâh açar ol perde
Dermân eder ol derde
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Her kuluna her ânda
Geh kahr u geh ihsânda
Her ânda o bir sânda
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Geh mu'tî u geh mânî
Geh dâr u geh nâfî
Geh hâfiz u geh râfî
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Geh abdin eder ârîf
Geh eymen u geh hâif
Her kalbi odur sârif
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Geh kalbini boş eyler
Geh hulkunu hoş eyler
Geh askina dûş eyler
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Geh sâde vü geh rengin
Geh tâbin eder sengin
Geh hürrem ü geh gamgin
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Az ye az uyu az iç
Ten mezbelesinden geç
Dil gülsenine gel göç
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Bu nâs ile yorulma
Nefsinle dahî kalma
Kalbinden ırâg olma
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Geçmisle geri kalma
Müstakbele hem dalma
Hâl ile dahî olma
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Her dem anı zikreyle
Zirekliği koy şöyle
Hayrân-i Hak ol söyle
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Gel hayrete dal bir yol
Kendin unut anı bul
Koy gafleti hazır ol
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Her sözde nasîhat var
Her nesnede ziynet var
Her işte ganîmet var
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Hep remz u işârettir
Hep gamz u beşârettir
Hep ayn-ı inâyettir
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Her söyleyeni dinle
Ol söyleteni anla
Hoş eyle kabul cânla
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Bil elsine-i halki
Eklâm-i Hak eyle Hakki
ögren edeb-u hulku
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Vallâh güzel etmiş
Billâh güzel etmiş
Tallâh güzel etmiş
Allah görelim n'etmiş
N'etmişse güzel etmiş

XVII. YÜZYIL DÜNYA EDEBİYATI

1.MOLİERE
Jean-Baptiste Poquelin, daha bilinen adıyla Molière (15 Ocak 1622 – 17 Şubat 1673)Fransız oyun yazarı ve oyuncu.


2.RACİNE
Jean Baptiste Racine (d: 1639 - ö: 1699) XVII. yy. Fransız edebiyatının önde gelen şairlerinden ve trajedi yazarlarından olan Racine iyi bir eğitim görmüştür. Özellikle Yunan trajedi şairi Euripides (Öripid)'den etkilenen Racine, Fransız klâsik trajedisinin gelişmesinde büyük rol oynamıştır. XIV. Louis (Lui) döneminde saray tarihçiliğide yapmış olan Racine, eserlerinde Yunan mitolojisiFilistin tarihi ve İngiliz saraylarından seçilmiş konulara yer vermiştir. Racine, eserlerinde genellikle tutkularına esir olmuş kişilere yer vermiştir.

3.CERVANTES
Miguel de Cervantes Saavedra (29 Eylül 1547 — 23 Nisan 1616), İspanyol romancı,şair ve oyun yazarıdır.

Don Kişot'un yaratıcısı. Genç yaşta başladığı edebiyat hayatında denemeleri ve tiyatro eserleri ile kısa sürede tanınan bir yazar olmuştur. Ayrıca İspanyol edebiyatında roman geleneğinin başlatıcısı olarak kabul edilir.

XVII. YÜZYIL TÜRK EDEBİYATI

Osmanlı İmparatorluğu’nun gerileme sürecine girdiği, siyasi ve sosyal bakımdan türlü sorunların yaşandığı 17. yüzyıl bilim, sanat ve edebiyatta çok verimli bir dönemdir. Edebiyatımız da bu yüzyılda hem nazım, hem de nesirde olgunlaşma dönemine girmiştir.  Kaside üstadı Nef’î birçok kaside şairini gölgede bırakmıştır. Gazelde ise Şeyhülislam Yahya, Neşâti, Nâili, Nâbi gibi üstatlar yetişmiştir. Düz yazı alanında ise Evliya Çelebi, Naima, Kâtip Çelebi, Peçevi, Koçi Bey, Nergisî, Veysî gibi ünlü yazarlar vardır. Divan  edebiyatında  görülen  hikemî tarz, Nâbî’nin öncülüğünde bu yüzyılda başlamıştır. Yine bu yüzyılda Sebk-i Hindî (Hint üslubu)   denilen yeni bir anlatım tarzı geliştirilir. 

GENEL ÖZELLİKLERİ
-Divan edebiyatımız, İran etkisinden kurtularak kendi benliğine kavuşma yolunda büyük gelişme göstermiştir.
-Divan edebiyatımız, oldukça sade, kolay ve güzel bir şiir diline kavuşmuştur. 
-Özellikle kaside ve gazel türlerinde parlak bir dönem yaşanmıştır.  
-Bu yüzyıl düzyazı alanında da önemli verimlerin ortaya konduğu bir dönem olmuştur. 
-Bu yüzyılda âşık edebiyatı da büyük gelişme göstermiştir. Başta Karacaoğlan, Kayıkçı Kul Mustafa, Âşık Ömer, Gevheri gibi büyük saz şairleri bu dönemde yetişmiştir. 
-Âşık tarzı Türk şiiri, bu yüzyılda yetişen Karacaoğlan’la altın çağını yaşamıştır. -Gevherî, Âşık Ömer’in şiirlerinde ise divan edebiyatının etkileri belirgin bir biçimde görülmeye başlamıştır. 
-Halk hikâyelerinin en güzellerinden biri olan Kerem ile Aslı da bu yüzyılın anonim ürünlerindendir.


B)MANZUM ESERLER
1.NABİ

1641 senesinde Urfa'da doğan Yusuf Nâbi yokluk ve sefalet içinde yaşayarak büyümüş, 24 yaşındayken de İstanbul'a gitmiştir. Burada eğitimine devam eder, şiirleri ile tanınmaya başlar. Paşa vefat edince ise Halep'e gider. İstanbul'da geçirdiği dönemde birçok önemli isimle arkadaşlıkları olmuş, sarayla da bazı ilişkiler kurmuştur. Bunun da etkisiyle, Halep'te geçirdiği yıllarda (yaklaşık 25 yıl) devletin sağladığı imkânlarla rahat bir hayat sürdürmüştür. Eserlerinin çoğunu Halep'te geçirdiği bu yıllarda kaleme almıştır. Daha sonra arasının da iyi olduğu Halep Valisi Baltacı Mehmet Paşa sadrazam olunca Nâbi'yi yanına aldı. Bu dönemlerde Nâbi Darphane Eminliği,Başmukabelecilik gibi görevlerde bulundu. Ayrıca, bazı kaynaklara göre Nâbi aynı zamanda çok güzel bir sese sahipti ve müzik konusunda da fazlasıyla başarılı idi. "Seyid Nuh" ismiyle bazı besteleri olduğu bilinir. Nâbi, İstanbul'da 1712 yılında vefat etti. Kabri Karacaahmed Mezarlığı'nda Miskinler Tekkesi'ne giden yolun sol kenarında olup, II. Mahmut ve II. Abdülhamit tarafından tamir ettirildi. Nabi bazı kaynaklara göre espriliydi.

Bağ-ı Dehrin Hem Hazanın Hem Baharın Görmüşüz

Bağ-ı dehrin hem hazanın hem baharın görmüşüz
Biz neşatın da gamın da ruzgârın görmüşüz

Çok ta mağrur olma kim meyhane-i ikbalde
Biz hezaran mest-i mağrurun humarın görmüşüz

Top-i ah-i inkisare paydar olmaz yinede
Kişver-i cahın nice sengin hisarın görmüş

Bir huruşiyle eder bin hane-i ikbali pest
Ehl-i derdin seyl-i eşg-i inkisarın görmüşüz

Bir hadeng-i cangüdaz-i ahdır sermayesi
Biz bu meydanın nice çapiksüvarın görmüşüz

Bir gün eyler destbeste paygâhı caygâh
Bîadet mağrur-i sadrın itibarın görmüşüz

Kâse-i deryuzeye tebdil olur cam-i murad
Biz bu bezmin Nabiya çok badeharın görmüşüz
 
Urfalı Şair Nâbi

2.NEF'İ
Nef'î, 17. yüzyıl Türk şâirlerindendir. Kasidede gerçek bir varlık göstermiş ve gerek kendi zamanında, gerekse sonraki yüzyıllarda kaside yazan bütün şairlere etki etmiştir.
Asıl adı Ömer olan Nef'i 1572 yılında Erzurum'un Hasankale'sinde doğdu. Bundan dolayı devrin kaynakları Nef'i'den Erzenü'r-Rumî diye söz ederler. Babası ülkesinin efradından Sipahi Mehmed Bey diye anılan bir kişidir. Daha küçük yaşlardan itibaren güçlü bir eğitim gördü. Öğrenimini Hasankale'de başlamış, sonra Erzurum'a gelerek devam ettirmiştir. Burada Türk edebiyatının ünlü eserlerini okudu, Arapça ve Farsça öğrendi. Nef'i Erzurum'da öğrenimini sürdürürken genç yaşında şiir yazmaya da başlamıştır. İlk mahlası Zarrî "zararlı"dır. 1585 Erzurum defterdarı olan Gelibolulu Müverrih Ali, şiirlerini görmüş, beğenmiş ve bu genç şaire Nef'i "nafi, yararlı" mahlasını vermiştir.
Padişah I. Ahmet zamanında İstanbul'a geldi. Devlet hizmetine girdi ve bir süre farklı memurluklarda çalıştı. Daha sonraları II. Osman ve IV. Murad dönemlerinde yıldızı parladı ve sarayla yakın bir ilişki kurdu. Hicviyeleri ile bilinen Nef'î yazdığı hicivlerle dönemin birçok isminin nefretini ve öfkesini üstüne çekti. Kendisi de şair olan Şeyhülislam Yahya Efendi Nef'i yi öven ancak içeriğinde Nef'i ye kâfir diyen bir kıt'a söylemiştir.
                                                                KASİDE
NESİB

  Esdi nesîm- i nev-bahâr açıldı güller subh-dem 
  Açsın bizim de gönlümüz sâkî meded sun câm- ı Cem 
 
  Erdi yine ürd-i behişt oldu hevâ anber-sirişt 
  Âlem behişt-ender-behişt her gûse bir Bâğ- ı İrem 
 
  Gül devri ayş eyyâmıdur zevk u safâ hengâmıdur 
  Âşıkların bayrâmıdur bu mevsîm-i ferhûnde-dem 
 
  Dönsün yine peymâneler olsun tehî hum-hâneler 
  Raks eylesün mestâneler mutrıblar itdükçe nagâm 
 
  Yâr ola câm- ı Cem ola böyle dem-i hurrem ola 
  Ârif odur bu dem ola ays u tarabla muğtenem 
 
  Zevkı o rind eyler tamâm kim tuta mest ü şâd-kâm 
  Bir elde câm-ı lâle-fâm bir elde zülf-i hâm-be-hâm 
 
  Biz âşık-ı âzâdeyiz ammâ esîr-i bâdeyiz 
  Âlüfteyiz dil-dâdeyiz bizden dirîğ etme kerem 
 
  Bir câm sun Allâh içün bir kâse de ol mâh içün 
  Tâ medh- i şâhen-şâh içün alam ele levh u kalem 
 
  Sultân Murâd-ı kâm-rân efser-dih ü kişver-sitân 
  Hem pâdişâh hem Kahramân sâhib-kırân-ı Cem-haşem 
 
  Şâhâne-meşreb Cem gibi sâhib-kıran Rüstem gibi 
  Hem Îsî-i Meryem gibi ehl-i dil ü ferhûnde-dem 
 
  Dünyâ ve mâfîhâ nedür cennet olursa yâ nedür 
  Lutf eylemek zîrâ nedür yanında bir nakd ü selem 
 
  Gâhî ki ol şîr-i yele hışm ile tîğ alur ele 
  Olur cihân pür-zelzele basdukca meydâna kadem 
 
  Sen bir şeh-i zî-şansın şâhen-şeh-i devrânsın 
  Yânî ki sen Hâkânsın devrinde ben Hâkânîyem 
 
  Sözde nazîr olmaz bana ger olsa âlem bir yana 
  Pür-tumturâk u hos-edâ ne Hâfızam ne Muhteşem 
 
  Nef'î yeter dâvâyı ko dünyâ ile gavgâyı ko 
  Eflâke istiğnâyı ko hâke yüzün sür lâ-cerem 
 
  Kaldır elin eyle duâ buldu kasîden intihâ 
  Şimdi duâ etmek sana hem müstehâbdır hem ehem 
 
  Tâ kim cihân mâmûr ola geh emn ü geh pür-şûr ola 
  İkbâl ile mesrûr ola ol Husrev-i vâlâ-himem 

3.GEVHERİ
Gevheri, hayatı hakkında pek fazla bilgi olmayan, aruz ve hece ölçüsü ile şiirler yazan Türk şair. Önceleri asıl adının "Mustafa" olduğu sanılırken, sonradan bir şiirindeki "Bir kemter kulundur Garip Mehemmed"] dizesinden adının "Mustafa" değil. "Mehmed" olduğu ileri sürülmüştür.  1700 yılında ölen ozan ve hattat Bahri Paşa'nın divan kâtipliğini yaptığı da biliniyor.Onun, İstanbul ve Bursa’daki divan katipliklerini, imparatorluğun diğer büyük memleketlerinde de kısa aralıklarla yürüttüğüne bakılırsa medrese tahsili gördüğü anlaşılmaktadır. Aruz ile yazdığı şiirlerindeki söyleyiş de bunun başka bir delildir. Ölümü 1127/1715 ‘ten sonradır.

KOŞMA
Sözün bilmez bazı nadan elinden
Erkan ağlar usul ağlar yol ağlar
Bülbülün feryadı gonca gülünden
Bülbül ağlar gülşen ağlar gül ağlar

Her kaçan cuş edip çağlasa seller
Açılır laleler sümbüller güller
Davlumbaz çalınır çalkanır göller
Şahin ağlar turna ağlar tel ağlar

İyi ile konuş olasın iyi
Öter defler gibi sinemin neyi
Bu çarkın elinden el-aman deyi
Geda ağlar sultan ağlar kul ağlar

Kamil olanların bellidir yeri
Yoluna koyarlar can ile seri
Hakk'ın didarını görelden beri
Gökler ağlar derya ağlar sel ağlar

Gevheri der dertli gönlümüz hasta
Sözünü beğendir illere dosta
Kimi abdal olup girmiştir posta
Hırka ağlar hem post ağlar çul ağlar

4.KARACAOĞLAN
Karacaoğlan'ın şiirleri aşk ve doğa üzerinde kuruludur. Ayrılık, gurbet, sıla özlemi ve ölüm en çok değindiği konulardır. Duygularını, yaşadıklarını, düşüncelerini içten, gerçekçi ve özgün bir şiir yapısı içinde anlatır. Karacaoğlan, Türk aşık edebiyatına yepyeni bir söyleyiş biçimi getirdi. Doğa benzetmelerini sık sık kullanır. Çok yalın ve temiz bir Türkçe kullanır. Kendisinden sonra gelen birçok ozanı derinden etkiledi. Bu olumlu etkiler günümüz Türk şiirine kadar uzanır. Şiirlerini ilk kez Nüzhet Ergun derleyip yayınladı. Birçok şiiri bestelendi.

KOŞMA

Ala gözlüm ben bu elden gidersem
Zülfü perişanım kal melil melil
Kerem et aklından çıkarma beni
Ağla gözyaşını sil melil melil

Elvan çiçeklerden sokma başına
Kudret kalemini çekme kaşına
Beni ağlatırsan doyma yaşına
Gez benim aşkımla yar melil melil

Yekin ey sevdiğim sen seni gözet
Karayı bağla da beyazı çöz at
Doldur ver badeyi bir daha uzat
Ayrılık şerbetin ver melil melil

Karacaoğlan der ki ölüp ölünce
Ben de güzel sevdim kendi halimce
Varıp gurbet ile vasıl olunca
Dostlardan haberim al melil melil

5.AŞIK ÖMER
Âşık Ömer, Konya'nın Hadim ilçesinin Gezlevi (günümüzdeki adı Korualan'dır.) köyünde veya Kırım'ın Kezlev (Yevpatоriya) şehrinde 1620-1621-1651 yıllarında doğmuş olduğu rivayet edilen halk şairidir.Ölüm tarihi 1707 olarak rivayetlere geçmiştir.

KOŞMA

Çıktım yücesine seyran eyledim 
Yâr ile gezdim yollar perişan 
Firkat geldi bir ah çektim ağladım 
Bir ben değil cümle eller perişan 

Aşkın zahmetinden yurt oldu dağlar 
Gurbet elde kalan ah çeker ağlar 
Döküldü yapraklar bozuldu bağlar 
Viran olan bağda güller perişan 

Fenadır dünyanın ötesi fena 
Biz de eremiyok ezeliki güne 
Avcının elinden uçtu bir suna 
Suna' mı sarmayan kollar perişan 

İndim gittim nazlı yârın iline 
Bülbül konmaz bahçesine gülüne 
Bayram gelsin kına yaksam eline 
Kınası olmadık eller perişan 

Ömer eder böyle imiş yazımız 
Şu illerden gitmez oldu gözümüz 
Ulu meclislere ötmez sazımız 
Almaz perdeleri teller perişan

C)MENSUR ESERLER
1.KATİP ÇELEBİ
1609'da İstanbul'da doğdu. Babasının adı Abdullah’tır. Babası, Osmanlı devlet ve siyâset adamlarının yetiştirildiği Enderûn kurumunda eğitim görerek yetişmiş bir askerdir. Kâtip Çelebi'nin asıl adı Mustafa bin Abdullah'tır. Ordu kâtipliğinde bulunduğu için ulema ve halk arasında Kâtip Çelebi lakabı ile tanındı. Diğer lakabı ise Hacı Halife'dir. Hacca gittiği ve uzman memur (halife) olduğundan ötürü bu lakap ile de anılmıştır.

2.EVLİYA ÇELEBİ
Evliya Çelebi, (Osmanlı Türkçesi: اوليا چلبي) (d. 25 Mart 1611, İstanbul - ö. 1682, Mısır),17. yüzyılın önde gelen gezginlerindendir. Kırk yılı aşkın süreyle Osmanlı topraklarını gezmiş ve gördüklerini Seyahatnâme adlı eserinde toplamıştır.

3.NAİMA
Asıl adı Mustafa olup Osmanlı vak'anüvis ve tarihçileri arasında en ünlü kişidir. Babası, Halep eşrâfındandı. İlk öğrenimini doğduğu yer olan Halep'te tamamlayan Nâimâ, genç yaşta İstanbul'a gelerek 1682'de Saray-ı Atik Baltacılar Ocağına girdi.
Küçüklüğünden beri okuyup yazmaya, özellikle tarihe ve edebiyata büyük merakı vardı. İstanbul'da Enderun'a devam etti. Ardından Dîvân-ı Hümâyûn kâtibi oldu. Bu görevi esnasında tarih incelemelerinde bulundu. Pırıl pırıl zekâsı, titiz çalışmasıyla kendini kısa zamanda gösteren Nâimâ, Kalaylı Koz Ahmet Paşa'nın Dîvân Efendiliğine yükseldi. Daha sonra ilim ve sanat adamlarını korumakla tanınmış Amcazade Hüseyin Paşa'nın hizmetine girdi. Edirne vakasından sonra ise Damat Hasan Paşa ve Damat Ali Paşa'ya yakınlaştı.
Nâimâ; devlet görevinde, Anadolu başmuhasebeciliğine kadar yükseldi fakat haksızlığa karşı göz yummadığı ve devrin ileri gelenleri hakkında tenkit edici sözler söylediği için 1706 yılında Hanya'ya sürüldü. Eşinin talebi üzerine, sürgün yeri Bursa olarak değiştirildi. Sürgünde geçen koca bir yıl çekmediği çile kalmayan Nâimâ, nihayet Çorlulu Ali Paşa'nın izniyle İstanbul'a geldi. Tekrar devlet hizmetine alındı. Hattâ Çorlulu Ali Paşa, onun gönlünü almak için Mora seferine beraberinde götürdü. Ancak bu sefer sırasında da toksözlülüğünün cezasını çeken Nâimâ'ya bir kısım görevlerinden el çektirildi. Haksız ve yersiz muamelelere maruz kaldı.

XVI. YÜZYIL BATI EDEBİYATI


Eski Yunan şiir türlerini Fransız Edebiyatı’na sokan Ronsard (1524-1585), Gargantua ve Pantagiuel adlı romanlarıyla Rabelais (1490-1533), Denemeler’iyle  özgür düşüncenin öncüsü olan Mantaigne (1533-1592) Rönesans döneminin Fransız yazarlarıdır. İngiliz Rönesansçıları arasında William Shakespeare’in (1564-1616) özel bir yeri vardır. İnsanın olumlu, olumsuz bütün yönsemelerini ustaca işlemesi, oyunlarının çağları aşmasının temel nedenidir. Tragedyaları: Romeo ve Juliet, Hamlet, Macbeth, Othello, Kral Lear; komedyaları: Venedik Taciri, Yanlışlıklar Komedyası, Windsor’lu Şen Kadınlar…
  Oyunlarını hem şiir, hem düzyazı, hem de ikisinin karışımıyla yazmıştır. Her sınıftan insanın duygu ve tutku dünyasına girerek “klasisizm”i aşmış “romantizm”in ilham kaynağı olmuştur.
1.W. SHAKESPEARE
22 Nisan 1564 yılında Stratford-Upon-Avon’da dünyaya gelen William Shakespeare’in yaşamı hakkında bilinenler kilise, mahkeme ve tapu kayıtları gibi resmi belgelerle yaşadığı zamandaki kişilerin onun kişiliği ve eserleri hakkında yazdıklarına dayanmaktadır.
Rönesans dönemi şairlerinden olan William Shakespeare; büyük ihtimalle Stratford’daki ortaokulda eğitim gördü. Henüz 18 yaşındaykenWilliam, kendisinden yaklaşık olarak sekiz yaş büyük olan Anne Hathaway ile evlenmişti ve bu evlilikten önce bir kızı, daha sonra biri oğlan diğeri kız olan ikiz çocukları dünyaya gözlerini açtı. Bu sıralarda Stratford’u terk eden William Shakespeare‘in, bundan sonra 1592 yılına kadar ki yaşamına ilişkin bilgi bulunamamaktadır. Bu tarihte bir oyun yazarının yazmış olduğu bir kitapta William’a değinilmesi, hatta onun başkalarının oyunlarını çalmakla suçlaması dolayısıyla, Shakespeare‘in bu sırada bir tiyatro topluluğunda yazar ve oyuncu olarak çalıştığı tahmin edilmektedir. Bir yılda ortalama iki oyun yazan William Shakespeare, kendi yazdığı oyunlarında da küçük roller alıyordu. 1594 yılına girildiğinde, Chamberlain Topluluğu‘nun önde gelen bir oyuncusu olmayı başarmıştı. Aynı yıl yazdığı oyunları yayımlanmaya başladı. Döneminin bütün özelliklerini gösterdiği oyunlarının başarısı üzerine kazancı artmaya devam eden William Shakespeare’in, Kraliçe I. Elizabeth döneminin sonlarına doğru, düzgün ve varlıklı bir yaşam sürdüğü, kendi oyuncu topluluğu için 1599 yılında Londra şehrinde yaptırılan Globe Tiyatrosu’nun hisselerinin bir kısmını satın aldığı bilinmektedir.
Londra’da birkaç yıl daha yaşayan William, ilerleyen zamanlarda Stratford’a dönerek burada yaşamaya devam etti ve büyük bir ihtimalle son oyunlarını da Stratford’da yazdı.
Shakespeare her biri birbirinden çok farklı komedi ve trajediler kaleme aldı. “Bir Yaz Gecesi Rüyası” adlı yazdığı komedide, bazı kendi halinde insanların dükü eğlendirmek için bir oyun sahnelemeye çalıştıktan sonra iki lafı bir araya getirememeleri William Shakespeare’in benzersiz komedi yazma yeteneğini ortaya koymuştur. Trajedileri ise tiyatro sevenlerinin tüylerini diken diken eden bir gerilim yaratabilecek kadar iyi kaleme alınmıştır. Dünya genelinde bir çok yazar ince esprili komediler, romantik oyunlar, ürkütücü cinayet ve öç alma trajedileri, büyük öyküleri yazmakta ustalıklarını konuşturmuşlardı. Ancak hiçbiri bu türlerin tümünde birden William Shakespeare kadar başarılı olamadı.
2.MONTAİGNE
Fransız düşünür ve yazarıdır (Perigord 1533-ay.y. 1592). 1539′dan sonra Guyenne Koleji’nde yedi yıl okudu. Latin şiirinin tadına vardı, Yunanca öğrendi. 1546′da Bordeaux’da felsefeye başladı, orada karışıklıklar çıkınca Toulouse’a geçip hukuk öğrenimine girişti. Bordeaux belediye başkanı olan (1554) babasıyla Paris’i görmesi, 1555′e rastlar; iki yıl sonra da Belediye Meclisi’ne girecektir. Borueaux’daki mezhep kavgaları (1559) arasında Plutharkos’dan Amyot’un çevirdiği Yaşamlar’ı okudu, görevle Paris’e gidip geldi (1561). Evliliği (1568) mirasın sekiz kardeş arasında bölüşmesi sırasında çiftlik yapına düştü. İlk ürünü de, babasının isteğiyle Fransızcaya aktardığı Raumond Sebond’un Theologia Naturalis eseridir (1569). Ertesi yıl, Belediye Meclisi’ndeki görevinden ayrıldı, Paris’de La Boetie’nin Latince şiirlerin kitaplaştırdı. 1571, yaşamının en kesin köşebaşısıdır. Çiftliğindeki kitaplığına çekildi. Saint Barthelamy kıyımı yılında (1572) denemelerini yazmaya başladı, Plutarkhos’u okumayı sürdürdü. Mezhep savaşlarında kral ordusunda görev alması (1573), dördüncü kızının üç aylıkken ölümü (1574), Paris yolculuğu (1575),Denemelerin iki cilt olarak ilk kez basılışı (1580), İsviçre ve İtalya gezilerinin ardından sunduğu eserini kralın beğenisi, birbirini izleyen acı tatlı yaşam olaylarıdır. 1582′de Bordeaux (Essais) yeni eklemelerle ikinci basımını gerçekleştirdi. Navarra ve Fransa Kralı IV. Henri’yi evinde ağırladı (1584), veba salgınından kaçarak kurtuldu (1585), ikinci kez kralı konuk etti Bordeaux’a (1587), ertesi yıl Denemeler’ in dördüncü basımı için Paris e gitti (1588), 1589 eserinin yeni basımı için hazırlıkla geçti; kitap en olgun biçimine kavuştu, 1590′da kızı evlenince, kendisini Paris’e çağıran kralın mektubuna olumlu yanıt vermedi, kızının kızı olan tek torununu gördükten sonra (1591) öldü (13 Eylül 1592).